11 Aralık 2017 Pazartesi
25 Eylül 2017 Pazartesi
IRGAT WİLLE BROWN- a.kadir
IRGAT WİLLE BROWN
Acı eşiğini aştığımız zaman bir kaç seçeneğin vardır. Biri dayanılmaz olanın altında ezilip pes etmek, bir diğeri yüreğinin kenarına iliştirdiğin bir sokak çiçeği.
W.Brown yeteneğini zamanın faustlarına, müzisyen avcıları, satmış bir müzisyendir. Acıdan beslenen Bluez ile ceketinin küçük cebine iliştirdiği gitarı ile pes etmeden yaşamayı seçen bir hüzünseverdir.
Ömrünün sonlarına doğru elindeki tel şey huzurevindeki tekerlekli arabadır. Onu da ellerinden almasınlar diye felçli taktiği yapar. Vel vel vel..Doğuştan bir tiyatrocu olan Brown bu oyunu iyi oynar. Lakin tüm yeteneğini satmış olduğu Bluez avcısı şeytanlar ile kontratı bozmadan gitmeye niyeti yoktur.
Bu kadar yeter. Tahmin ettiğiniz gibi Wille bu işi de halleder.
Peki bizim meselemiz nerde başlıyor bu hikayede? Wille in bitirmeye karar verdiği yerde bizimki başlıyor..Ruhumuzu satıp akışkan olanın unutkanlığında yaşamak..ya da acının derinliklerini soluyup gülümsemek. Teoriden ziyade tecrübelere odaklanmak bu konuda gülümsemek için daha doğru bir tercih gibi geliyor bana..
Bilmezler bir çiçeğin nasıl büyüdüğünü hayatında bir tohum ekmemiş olanlar. İçindeki tüm gücüne rağmen küçücük zavallı bir görüntüsü vardır çiçek tohumlarının. Ayazda aç kalmış, üşümüş, kanatları işlemez bir serçe gibidirler..Ona inanmanız gerekir gömerken toprağa. Toprak onu parçalar önce. Kabuğunu yırtarken ona yardımcı olsun diye sularsınız.Bunun sizin için önemi ayırdığınız zamandır. Önemsemezsiniz, unutursunuz,güneşi esirgersiniz.Toprağın altında nasıl bir acı ile başbaşa bıraktığını düşünmezsiniz bile..O yine de direnir topraktan yırtarak aldığı çatlamayı gerçekleştirirse tahmin edemeyeceğiniz güzellikte bir yeşşillik ile size gülümser görünür. Çektiği acıyı siz bilemezsiniz.
Yalnız yaşayanların yeşilliğidir o güzellik.Gülerler kendi kendilerine..Siz deli diye tanımlayıp kenara atarsınız..
Willie Brown Mİssisipi de pamuk tarlalarında susuz toprağa gömülmüş bir çiçek idi.
Acılarına gülmeyi öğrendi ve yeniden diriltti kendini. Yalnız bir ruh onun acılar içindeki doğumunu izlerken gülümsedi kimi zaman..Kimi zaman kahkahalar attı..
Doğumu gerçekleştirirken ki çığlıklardı o kahkahalar.
Sevgili Willie, müziğin ile suladığın bu ruha varolması için yaptığın katkılardan dolayı teşekkür ederim..Umarım bu seni de gülümsetmiştir.
https://www.youtube.com/watch?v=cSmMyTO3XtQ
Acı eşiğini aştığımız zaman bir kaç seçeneğin vardır. Biri dayanılmaz olanın altında ezilip pes etmek, bir diğeri yüreğinin kenarına iliştirdiğin bir sokak çiçeği.
W.Brown yeteneğini zamanın faustlarına, müzisyen avcıları, satmış bir müzisyendir. Acıdan beslenen Bluez ile ceketinin küçük cebine iliştirdiği gitarı ile pes etmeden yaşamayı seçen bir hüzünseverdir.
Ömrünün sonlarına doğru elindeki tel şey huzurevindeki tekerlekli arabadır. Onu da ellerinden almasınlar diye felçli taktiği yapar. Vel vel vel..Doğuştan bir tiyatrocu olan Brown bu oyunu iyi oynar. Lakin tüm yeteneğini satmış olduğu Bluez avcısı şeytanlar ile kontratı bozmadan gitmeye niyeti yoktur.
Bu kadar yeter. Tahmin ettiğiniz gibi Wille bu işi de halleder.
Peki bizim meselemiz nerde başlıyor bu hikayede? Wille in bitirmeye karar verdiği yerde bizimki başlıyor..Ruhumuzu satıp akışkan olanın unutkanlığında yaşamak..ya da acının derinliklerini soluyup gülümsemek. Teoriden ziyade tecrübelere odaklanmak bu konuda gülümsemek için daha doğru bir tercih gibi geliyor bana..
Bilmezler bir çiçeğin nasıl büyüdüğünü hayatında bir tohum ekmemiş olanlar. İçindeki tüm gücüne rağmen küçücük zavallı bir görüntüsü vardır çiçek tohumlarının. Ayazda aç kalmış, üşümüş, kanatları işlemez bir serçe gibidirler..Ona inanmanız gerekir gömerken toprağa. Toprak onu parçalar önce. Kabuğunu yırtarken ona yardımcı olsun diye sularsınız.Bunun sizin için önemi ayırdığınız zamandır. Önemsemezsiniz, unutursunuz,güneşi esirgersiniz.Toprağın altında nasıl bir acı ile başbaşa bıraktığını düşünmezsiniz bile..O yine de direnir topraktan yırtarak aldığı çatlamayı gerçekleştirirse tahmin edemeyeceğiniz güzellikte bir yeşşillik ile size gülümser görünür. Çektiği acıyı siz bilemezsiniz.
Yalnız yaşayanların yeşilliğidir o güzellik.Gülerler kendi kendilerine..Siz deli diye tanımlayıp kenara atarsınız..
Willie Brown Mİssisipi de pamuk tarlalarında susuz toprağa gömülmüş bir çiçek idi.
Acılarına gülmeyi öğrendi ve yeniden diriltti kendini. Yalnız bir ruh onun acılar içindeki doğumunu izlerken gülümsedi kimi zaman..Kimi zaman kahkahalar attı..
Doğumu gerçekleştirirken ki çığlıklardı o kahkahalar.
Sevgili Willie, müziğin ile suladığın bu ruha varolması için yaptığın katkılardan dolayı teşekkür ederim..Umarım bu seni de gülümsetmiştir.
4 Eylül 2017 Pazartesi
BAYRAM SABAHI ÇOCUKLARI
BİR BAYRAM GÜNÜ

Yaz mevsiminin o serin sabahında gözümden akan uykuyu alan meleksi sesini her bayramda duyarım.
"Oğlum kalk minibüs gelmek üzere".
Tüm çetin yolcuğun ardından, şehrin o kalabalığı arasından o keçileri kovalarken ki halini de anımsarım her bayram.
Pazarda saatler ilerledikçe emeğine olan saygından gözün gibi sakındığın o hayvanları kadirbilmez birine vermek istemediğini de anımsarım.
Bir aracı gelir giderdi. Alıcı getirirdi her seferinde bağırır çağırırdınız birbirinize üç kuruş için. Ben kızardım sana babam.Çünkü bir an önce hayvanları satıp şehrin bayram pazarına gitmek isterdim.
Şimdi anlıyorum seni. O koca burunlu,göbekli aracının derdi sen ya da alıcı değildi .Onun derdi alacağı aracı parası idi.
Her anlaşmazlıktan sonra benim gözlerime bakar gözlerinle" az bekle hakkımız olanı alıp gideceğiz, istediğin bayramlığı alacağız" derdin.
Ben susardım. Acıkmıştım baba.Şehrin beyaz tırnaklı ekmeğini hayal ederdim sen kavga ederken o akbaba tüccarlarla. Kızardım sana affet.
Bana satttığın hayvanlardan verdiğin parayı da unutmadım babam.Cebime tıkıştırırken onları elini tutup sana sarılmak istediğimi de..
Bir lokantaya gitmiştik.Birer çorba içip kalkmıştık. Sen alışveriş yaparken ben bir ara senden uzaklaşmış ilk korsan kasetimi almış cebime atmıştım.Görmeni istememiştim.Sebebini bilsem de anlam veremezdim.Çok sonra acı deneyimlerle anladım.Kendi dilinde şarkı dinlemenin sakıncalı olduğu zamanlarmış.
Elimden tutup beni pazarcıların yanına götürdüğün zaman sevinçten havalara uçuyordum.Rengini unutmuyorum babam. Mavi bir pantolon almıştın.Seyyardan aldığımız için deneme şansımız yoktu.Boyunu ölçmüş bu olur deyip poşetleyip elime tutuşturdun.
Büyük kapının önünde buluşmak üzere ayrıldık senle.
İçim kıpır kıpırdı.Koynumda yeni pantolonum ne yapacağımı bilememiştim. Fırat kenarında bir kuytu bulup denemek istedim.Bir kuytuya gizlenip açtım pırıl pırıl parlayan pantolonumu kirletmemeye özen gösterip giyindim.Çocukluk bu ya unuttum o an her şeyi bir kayanın üstüne çıkıp akan suya daldım. Bir ara ayağa kalkıp bir kayanın üstüne seğirtmeye çalışırken ayağım kaydı ve suya düştüm.Azgın akıntıdan kayaya tutunup çıktığımda pantolonumun yırtıldığını gördüm. Ağlıyordum.Bunu sana söyleyemezdim.
Eve döndüğümüzde ilk işim annemi kenara çekip durumu anlatmak oldu.
Anneler baba..Anneler her zaman çocuklardan yanadır. Kalpleri ile sevdikleri için mantığın dünyasını pek umursamazlar. Gözlerimden öpüp almıştı elimden pantolonumu.
Ertesi sabah bayram namazı saatini beklemeden yataktan fırladığımda annem pantolonu kurutmuş,dikmiş hazır etmişti.
Tiril tiril parlayan pantolonumu giyip altına çektiğim lastik potinlerimle senin peşinden koşturduğum günü de unutmadım.
Unuttuğum tek şey şu sevgili babam:biz ne ara büyüdük de unuttuk bir pantolon ile mutlu olduğumuz zamanlarımızın da olduğunu.
Ellerinden öperim.
29 Ağustos 2017 Salı
Mektup- a.kadir
Sevgili Osman abim,
O talihsiz yaşama isteği arzusundan sonraki hüsran üzerine her yerde seni aradım.
Kirkor ile kapısını çalmadığımız han-hamam kalmadı.Ne bir adres ne de bir iz bırakmışsın arkandan.
Sonradan duydum ki hız ile unutma arasındaki formülün keşfi kendini kendini yavaşlamanın anımsatıcı yükünden azad etmişsin.
Sevgili Osman abim,
Düşündüm de benim güzel abim unutmak için yürüyüşünü hızlandırmış ise vardır bir bildiği. Derken ben de hızlanmaya başladım senin tecrübelerinin ayak izlerinden. Taaa ki bir gün yorgunluktan hitap düşüp uyuyakaldığım bir sessizlikte gördüğüm rüyada bana seslenen o gölgenin sesini işitene dek.
Gözlerimi açtığımda istemsiz bir yavaşlama ile birlikte belleğin anımsama zevkine erdim. Yaşanmış olanın acı tadı gitmişti ağzımdan. Tuhaf pürüzlü bir yol olmuştu belleğim.Her adımda durup geride bıraktığım ayak izlerime bakıp yoluma devam ettim.
Osman abim,
hızın kibri ile beceremediğimizi, sezgi ve yavaşlık ile başaracağımız aydınlığı ile yoluma devam etmeye karar verdim. Olurda denk gelirsek yağmurlu bir gün hanın birinde beni iliklerine kadar ıslanmış olarak göreceksin. Yağmurun rahatlatıcı, temizleyici etkisi sinmiş yüzüme durup sana bakacağım.Umarım sen de gördüğüm, kaçarken yağmurdan üstüne sıçrattığın çamur olmaz.
Kim bilir belki iki kadeh üzüm suyu içer, zamanın şarabından konuşuruz. Kalmış ise bir tat.
Kal sağlıcakla.
28 Ağustos 2017 Pazartesi
GÜZELLİĞE DAİR
Güzellik..
Güzel nedir diye bugün sokaklara çıksak muhatap aldığımız insan sayısı kadar farklı cevaplar alırız. Bu kadar göreceli bir kavram üzerinde fikir birliğine varmak hiç de kolay olmasa gerek. “Güzel” derken aklımıza insan güzelliği gelmesi doğal. Yalnız konumuz insan güzelliği değil. Konumuz insan eli yapılmış yapıların güzelliği. “Nerden çıktı bu şimdi” deyip tepemi attırmayın efendiler.. Anlatacağım tane tane. Tarihin babası Homeros amcanın tarih bilgisi çok gezmişliğinden gelir. Görüp göreceği her yeri gezdikten sonra şarabı kaçırdığı bir gün dostlar sofrasında kendisine “Homer o kadar gezdin gördün deyiver hele dünyanın en güzel yeri neresidir” diye işgüzar biri sorar. O an aklına o kadar çok yer gelir ki bunlar arasından bir yer seçmekte çok zorlanır. Bunun üzerine aklına dünyanın en güzel yerlerini sıralamak ve bunu kayıt altına almak gelse de ömrü yetmez amcamın. Tarih m.ö 5.yy. Homer amcadan tam üç yüzyıl sonra Sidon’lu Antipatrus “Dünyanın Yedi Harikası “ diye bir kitap yazar. İşte o kitapta sayılan yedi harika günümüze de bilinen Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul görmüştür. Bunlar;
1. Keops Piramidi
2. Babil’in Asma Bahçeleri
3. Artemis Tapınağı
4. Zeus Heykeli
5. Rodos Heykeli
6. İskenderiye Feneri
7. Bodrum (Halikarnas) Mozolesi
Bunlar aynı zamanda “Dünyanın Antik Yedi Harikası” olarak da anılmaktadır. Benim dert edindiğim, şimdilik, Artemis tapınağı. Neden derseniz kalıntılarını gördüğüm tek yer orası şimdilik. Artemis Tapınağı İzmir’in 50 km uzağındaki Selçuk ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır. M.Ö 550 yıllarında Giritli yapıcılar tarafından nerede ise tamamı mermerden yapılmış.
115 metre uzunluğunda 55 metre genişliğinde bu güzellikte bir yapı..
Antpatros " Babil’in asma bahçelerini, Zeus'un heykelini, Mısırdaki piramitleri gördüğünü ama Artemis Tapınağını gördüğü zaman çok farklı duygular yaşadığını belirtmiş. "Artemis Tapınağını gördüğüm zaman diğer harikalar tüm parlaklıklarını kaybetti. Olympos' un dışında Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı" demişliği vardır. Bir ibadethane olmanın ötesinde bir alışveriş merkezi idi burası. O yüzden bugünün camilerinin çevresinde açılan marketleri mazur görün. Tarih boyunca ibedathenlerin bir diğer işlevi önemli ticarethane merkezleri olması tıpkı kabe de olduğu gibi. Artemis Tapınağı da içi ibadethane dış çevresi ise önemli Pazar yeri idi. M.Ö 21Temmuz 356 yılında Herostratus denen deyyus ününün dünyaya yayılacağını düşünerek bu güzelim tapınağı yakmıştır. Yaktığı yıl doğmuş olan Büyük İskender namlı deyyus çok istemiş olsa da tapınağı yeniden yapma imkânı bulmadan hakkın rahmetine kavuşmuştur. Takipçileri dönem dönem tapınağı onarmış olsalar da günümüze pek bir şey kalmamıştır. Birçok eserde olduğu gibi çoğu parçası yurtdışına kaçırılmış bir o kadar da yöre insanlarının ahır duvarlarını süslüyor.
Leyleklere yuva olmuş tek sütun. Fotoğrafta gördüğünüz gibi geriye “bir zamanlar bütün görkemi ile burada bir tapınak vardı ben de onun bir parçası idim” diyen gördüğünüz tek sütun kalmıştır. Başa dönüyorum. Konumuz güzellik idi değil mi? Güzellik. Tescil eden kişilerin toplumların ötesinde bir anlam taşır. Güzellik aşk ve emek ile ayakta kalabilen bir olgudur. Zaman onu ne kadar yıpratsa da ona sahip olanların gösterdikleri ilgi alaka onu zamanın yıpratıcı etkisine karşı yarınlara taşır. Ne demişti bizim bilge Veysel “güzelliğin on para etmez bu bende ki aşk olmasa”. Demek istediğini şimdi çok iyi anlıyorum: Güzellik değerbilir insanların ellerinde yaşar ve yarınlara aktarılır. Dostça kalın.
Güzel nedir diye bugün sokaklara çıksak muhatap aldığımız insan sayısı kadar farklı cevaplar alırız. Bu kadar göreceli bir kavram üzerinde fikir birliğine varmak hiç de kolay olmasa gerek. “Güzel” derken aklımıza insan güzelliği gelmesi doğal. Yalnız konumuz insan güzelliği değil. Konumuz insan eli yapılmış yapıların güzelliği. “Nerden çıktı bu şimdi” deyip tepemi attırmayın efendiler.. Anlatacağım tane tane. Tarihin babası Homeros amcanın tarih bilgisi çok gezmişliğinden gelir. Görüp göreceği her yeri gezdikten sonra şarabı kaçırdığı bir gün dostlar sofrasında kendisine “Homer o kadar gezdin gördün deyiver hele dünyanın en güzel yeri neresidir” diye işgüzar biri sorar. O an aklına o kadar çok yer gelir ki bunlar arasından bir yer seçmekte çok zorlanır. Bunun üzerine aklına dünyanın en güzel yerlerini sıralamak ve bunu kayıt altına almak gelse de ömrü yetmez amcamın. Tarih m.ö 5.yy. Homer amcadan tam üç yüzyıl sonra Sidon’lu Antipatrus “Dünyanın Yedi Harikası “ diye bir kitap yazar. İşte o kitapta sayılan yedi harika günümüze de bilinen Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul görmüştür. Bunlar;
1. Keops Piramidi
2. Babil’in Asma Bahçeleri
3. Artemis Tapınağı
4. Zeus Heykeli
5. Rodos Heykeli
6. İskenderiye Feneri
7. Bodrum (Halikarnas) Mozolesi
Bunlar aynı zamanda “Dünyanın Antik Yedi Harikası” olarak da anılmaktadır. Benim dert edindiğim, şimdilik, Artemis tapınağı. Neden derseniz kalıntılarını gördüğüm tek yer orası şimdilik. Artemis Tapınağı İzmir’in 50 km uzağındaki Selçuk ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır. M.Ö 550 yıllarında Giritli yapıcılar tarafından nerede ise tamamı mermerden yapılmış.
115 metre uzunluğunda 55 metre genişliğinde bu güzellikte bir yapı..
Antpatros " Babil’in asma bahçelerini, Zeus'un heykelini, Mısırdaki piramitleri gördüğünü ama Artemis Tapınağını gördüğü zaman çok farklı duygular yaşadığını belirtmiş. "Artemis Tapınağını gördüğüm zaman diğer harikalar tüm parlaklıklarını kaybetti. Olympos' un dışında Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı" demişliği vardır. Bir ibadethane olmanın ötesinde bir alışveriş merkezi idi burası. O yüzden bugünün camilerinin çevresinde açılan marketleri mazur görün. Tarih boyunca ibedathenlerin bir diğer işlevi önemli ticarethane merkezleri olması tıpkı kabe de olduğu gibi. Artemis Tapınağı da içi ibadethane dış çevresi ise önemli Pazar yeri idi. M.Ö 21Temmuz 356 yılında Herostratus denen deyyus ününün dünyaya yayılacağını düşünerek bu güzelim tapınağı yakmıştır. Yaktığı yıl doğmuş olan Büyük İskender namlı deyyus çok istemiş olsa da tapınağı yeniden yapma imkânı bulmadan hakkın rahmetine kavuşmuştur. Takipçileri dönem dönem tapınağı onarmış olsalar da günümüze pek bir şey kalmamıştır. Birçok eserde olduğu gibi çoğu parçası yurtdışına kaçırılmış bir o kadar da yöre insanlarının ahır duvarlarını süslüyor.
Leyleklere yuva olmuş tek sütun. Fotoğrafta gördüğünüz gibi geriye “bir zamanlar bütün görkemi ile burada bir tapınak vardı ben de onun bir parçası idim” diyen gördüğünüz tek sütun kalmıştır. Başa dönüyorum. Konumuz güzellik idi değil mi? Güzellik. Tescil eden kişilerin toplumların ötesinde bir anlam taşır. Güzellik aşk ve emek ile ayakta kalabilen bir olgudur. Zaman onu ne kadar yıpratsa da ona sahip olanların gösterdikleri ilgi alaka onu zamanın yıpratıcı etkisine karşı yarınlara taşır. Ne demişti bizim bilge Veysel “güzelliğin on para etmez bu bende ki aşk olmasa”. Demek istediğini şimdi çok iyi anlıyorum: Güzellik değerbilir insanların ellerinde yaşar ve yarınlara aktarılır. Dostça kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)