9 Şubat 2021 Salı

Platon’a Göre Erdem, Erdem Türleri, Eğitim ve Erdem İlişkisi

 

Platon’a Göre Erdem, Erdem Türleri, Eğitim ve Erdem İlişkisi – A. Kadir Şahin

Platon, etiği insanın ruhunu gözetlemesi, ona gereken özeni göstermesi olarak anlamlandırır. Sorgulanmamış bir yaşamın yaşanmaya değer olmadığını söylerken de etiğin insanın kendilik üzerine düşünmesi, ruhunu tanıması, ona uygun bir hayat kurması gerekliliğini ifade eder ve bunun insanın en önemli görevi olduğunu söyler. Toplumsal kabuller ve kültürel taşıyıcılar olarak çoğumuz sorgulamadan kabul ettiğimiz değerleri benimser onlara uygun yaşamlar süreriz. Bu tinselliğimize gereken önemi vermediğimizi gösterir.

Platon, güzel yaşamı sanat olarak tanımlar. “İyi ve doğru yaşamak istiyorsak, yaşamı, nihai amacı mutluluk olan bir sanat olarak görmemiz gerekmektedir”(Cevizci,2002) Mutlu, değerli bir yaşam elde etmenin yolu insanın kişiliğini en yetkin şekilde tamamlayan erdemlerdir.

Sözü edilen bu erdemlere gelmeden önce Platon’a göre erdemin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Erdemi bilgi olarak tanımlayan Platon’a göre her bilgi de erdem değildir. Çünkü her bilgi bizi mutlu etmez. Kişi iyi mühendislik bilgisine sahip olabilir ya da doktorluk bilgisine sahip olabilir. Fakat bu bizi mutlu etmeyebilir. Etrafımıza baktığımızda genel olarak meslek sahibi insanların çoğu mesleklerine dair bilgiye sahip olsalar da pek mutlu değiller. Her bilgi erdem olmadığı gibi erdem olmayan bilgi de bizi mutlu etmiyor. ‘Buna göre erdem olan bilgi iyi olmalı, bizi iyi kılmalı, kısacık yaşamlarımızı iyi bir hayat haline getirmelidir’( Cevizci,2002)

Platona göre insanın farkındalığını kazanması, yeteneklerini geliştirmesi ve mutlu olması için neyin iyi neyin kötü olduğuna ilişkin bilgiye sahip olması gerekir. Adına sophia dediği bu bilgi, tek gerçek bilgi ve bilgeliktir. Ona göre tüm insanlar doğaları gereği mutlu olmak isterler. Bunun için neyin iyi neyin kötü olduğuna dair bilgiye sahip olmaları zorunludur. Erdem olarak tanımlanan bilgi ikinci olarak insanın kendisine dair farkındalığı, kendi hakkındaki bilgisidir. Kendini tanımayan kişi neye ihtiyacı olup olmadığını bilemez. ‘kendini bil’ ile özetlediği insanın kendi farkındalığına varması mutluluk için gerekli bir zorunluluktur. Yeteneklerinin farkında olmak, neyi başarıp başaramayacağını bilmek, neyin kendisi için iyi neyin kötü olduğunu bilmekle ilgilidir. Kendisi için iyi olanı bilen birey toplum içinde üzerine düşen görevi yapacağı için toplumsal yarar içinde ‘iyi’, ‘kötü’ bilgisine sahip olmak zorunludur. Peki, iyi nedir? Platon “iyinin tanımını yapmakla değil, iyi için bir ölçüt belirlemekle yola koyulur. Bu deneysel bir araştırma, tümevarımsal bir metottur”(Adugit,2013) Platona göre yarar getiren şeyler iyidir. Yani iyiliğin ölçütü bize yararlı olmasıdır. Dolayısı ile zararlı olan şeylerde kötüdür.

Protagoras diyalogunda erdemlerin birliğinden söz eder platon.’ Erdem olan bilgi, üçüncü olarak tek tek erdemlerin bilgisini de içerir, çünkü Sokrates, erdemlerin birliğini öne sürer (cevizci,2002)

– O halde bu parçaların her birinin ne olduğunu birlikte inceleyelim, dedim (Platon,2010) Erdemleri tanımlarken Platon bunları sosyal sınıflara ilişkin olarak sınıflandırır. Platona göre devleti meydana getiren temel üç sınıf vardır. Bunlar, yöneticiler koruyucular ve çalışanlar(üreticiler). Üç sınıf olduğu içinde dört erdem türü vardır. Bunlar, adalet, cesaret, ölçülülük ve bilgeliktir. Erdemlerin en yücesi olan adalet tüm sınıfların sahip olması gereken erdemdir. Cesaret koruyucu sınıfına sahip olması gerek erdemdir. Ölçülülük özellikle üreticilerin, çalışanların sahip olması gereken erdemdir. Bilgelik ise yönetici sınıfta bulunan erdemdir.

Asker, koruyucular, sınıfının erdemi cesarettir. Asker cesur olacak ki dışarıdan gelecek tehlikelere, içerden oluşacak kargaşaya müdahale etmek için gerekli yiğitliliğe sahip olmalıdır. Ona göre cesaret, düşüncesizce her tehlikeye atılmak, anlamsız kahramanlık değildir. Yüzme bilmeyen birinin boğulan birini kurtarmak için suya atlaması cesaret değil aptallıktır. Cesaret bir şeye atılmadan önce o işin tehlikelerini ölçme, hesaplama tehlikeli olup olmadığı hakkında bilgi sahibi olmaktır. “öyle ise cesaret, en genel biçimiyle, korkulması ve korkulmaması gerekenlerin bilinmesidir. demek ki, cesurca eylemlerde bulunmak, zorunlu olarak cesarete ilişkin bilgiye bağlıdır”(Adugit,2003) “ o halde korkulacak ve korkulmayacak şeylerin bilimi, bu şeyleri bilmemenin karşıtı olan cesarettir (Platon, Protagoras,2010) Öyle ise cesaret neden korkup neden korkulmayacağına dair bilgidir.

Genel olarak erdem, bilgi iyi ve yarar arasında zincirleme bir ilişki söz konusu edilmektedir. Diğer erdemlerde de durum böyle midir bakalım.

Ölçülülük, isteklerimizi seçerken aşırıya kaçmamanın bilgisidir. Haz ve iştaha dayalı seçimlerde özellikle uçlar arasındaki dengeyi bilmek insanı iyi yapar. İnsanın kendine egemen olması bir tür düzendir. İştaha yanı değilde ruh yanına iyi gelen şeylerin bilgisini edinmek, ruhundaki iyi yanları beslemek kötü yanları dizginlemenin bilgisidir ölçülülük. Ölçülülük genel olarak ruhun iyi yanının kötü yanına üstün kılınmasıdır. Zanaatçılar, toplumsal ihtiyaçları karşılarken toplum ihtiyaçlarını en iyi en sağlam şekilde karşılamalıdır. Günümüze baktığımızda sağlık sektöründeki ilaç firmalarının insan sağlığını değil kazanacakları parayı düşünmeleri ölçülülükten pay almadıklarını gösterir.

Adalet, her sınıfın sorumluluğunu bilmesi, üzerine düşen görevi yapmasıdır. İnsanın hem kendisi hem de diğer insanları ile ilgili ilişkilerini düzenleyen adalet, toplumsal olanın uyumu için kaçınılmaz olarak gereklidir. İnsanın kendi üzerine düşünmesi yapabileceği kendisine en uygun işi yapması, herkese hak ettiğini vermesidir. Kendisine en uygun olan işi seçmesi ancak insanın kendisi hakkında doğru bilgiye sahip olması ile mümkündür. Bilgeliğe sahip olmayan biri kendi yeteneklerinin farkında olmayacağı gibi, başkalarını da yeteneklerine göre ayıramaz. Dolayısı ile de liyakat ilkesine göre hareket edemez böylece toplumda da herkese hakkı olan adaleti veremez. Adaletin en önemli erdem olmasının nedeni diğer erdemlerin devlet içinde gerçekleşmelerini sağlamasıdır.

Bilgelik, yönetenlerin sahip olması gereken erdemdir. Yönetici sınıfı politik olanı belirleyen sınıftır. Adugit’e göre “Politika toplumsal ilişkileri düzenlemek için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması faaliyetidir” Yöneticilerin bilge olması aldığı kararların kişileri değil toplumu ve devleti doğrudan etkilemesidir. Peki, bilgelik nedir?Platon’a göre bilgelik isabetli karar verme yeteneğidir. İsabetli karar ile kastedilen ise alınan kararın hem kişilerin, hem de toplumun yararına olmasıdır. Dolayısı ile yöneticilerin isabetli karar vermeleri için bilge olmaları gerekir. Bilge yöneticilerin seçenekler içinde karar kılacakları seçenek diğer sınıfların erdemlerinin gerçekleşmesindeki etkileri itibari ile çok önemlidir. Devletin her kademesindeki uygulamaların, kişilerin sağlıklı karar almaları yöneticilerin bilgelik erdemine sahip olmaları ile ilgilidir. Bilge olmayan yöneticiler alacakları kararlar ile sosyal uyumu sağlayan kurum ve kuruluşların işleyişlerini bozacak böylece devleti erdemsiz kılacaklardır.
“Devlet, Platon’a göre, toplum, için bir eğitim kurumudur. Bu eğitimin yüksek ereği, insanı duyusal yaşayıştan duyular üstü bir yaşayışa yükseltmek, bu dünyadaki yaşamada Tanrısal yaşamaya hazırlamaktır” (Gökberk,2007).

Platon insanın yapısal, ruhsal özelliklerinden dolayı birbirlerinden farklı olduklarını söyleyerek sınıflı bir toplum varlığının zorunlu olduğunu söyler. Platon bu sınıflamayı yaparken politik bir çıkarımdan hareket etmez. Sınıfların varlığını insanın varlık, doğasına ait araştırmasına dayandırır.

Ona göre kimi insanların iştah duyan yanı, kimi insanların öfke duyan yanı kimi insanların ise akılsal yanlarının ağır bastığını söyler. İştah duyan tarafı ağır basanlar tüccarlar ya da zanaatkârlardır. Öfke yanı ağır basanlar koruyucular, askerler sınıfı, akılsal yanı ağır basanlar ise yöneticiler sınıfını temsil ederler. Sınıfsal özellikler kişilerin hangi işi yapacaklarına dair bir belirlenimdir. Toplumsal ilişki içinde her sınıfın kendine uygun işi yapması, erdemlere uygun hareket etmeleri bireysel ve toplumsal iyi yaşamın ahengini oluşturur.

Erdemlerin bir eğitmeninin olmaması onları eğitim yoluyla öğretmenin olanaklarını ortadan kaldırmıştır. Yani erdemler eğitim ile öğretilemezler. Sınıflar dolayısı ile erdemler arasındaki ahengi oluşturmak için politik alanı düzenlemek gerektiğini söyler platon. Politik olanı düzenlerken de eğitimin önemini kaçınılmaz kılar.

İdeal devletini tanımladıktan sonra, bu sınıflı devlette her sınıfın üzerine düşen görevi layığı ile yapması için eğitimin önemini vurgular. Ona göre eğitimin amacı bireylere sahip olması gereken nitelikleri kazandırmaktır. Bu amaç ile devlet eğitimi örgütler ki hem bireysel hem toplumsal yarar maksimum düzeye çıkarılsın.

Platon’un eğitim sistemi müzik ile başlatır. Beden eğitimi ve diğer temel bilimler, matematik ve felsefe eğitimi olarak sınıflandırır. Herkes beden eğitim, müzik eğitimi ve temel eğitimi almakta eşittir. Matematik aşamasında öğrencilerin eğitime devam edip etmeyecekleri belirginlik kazanıyor. Bu aşamayı geçemeyenler tüccar olarak hayatlarına devam ediyorlar. Felsefe eğitimi alırken bir üst düzeye geçemeyenler asker sınıfına dahil olur. Felsefe eğitimini tamamlayanlar ise devletin en üst kademesi olan yönetici sınıfını oluştururlar.

Eğitimin en önemli amaçlarından biri Platon’a göre ruhun üç bölümü arasındaki uyumu sağlamasıdır. Hatırlarsak, Platon ruhu üç bölüme ayırmıştı ve bu üç bölümü de sınıflara benzetmişti. Akıl düşünmeyi dolayısı ile yönetici sınıfı, akıldışı kısım, iştaha dayalı sevme, acıkma, yeme-içme vs dolayısı ile çalışanlar sınıfını, öfke ve kızgınlığın olduğu bölüm ise asker sınıfını temsil ediyordu. Bu sınıfların sahip olmaları gereken erdemleri de eğitim yönüyle kazandırabiliriz. Biri hariç. Bilgelik doğuştan mayasında altın olanlarda bulunan bir erdemdir. Platon’a göre, eğitim ile tüm halkı bilge kılamayız. Ancak sahip olmaları gereken görevleri en iyi şekilde yapmaları için yetiştirebiliriz. “Şunu da hatırlayalım öyleyse: bizim içimizdeki her kesim de kendi görevini yaptığı zaman, biz de kendi görevini yapan doğru insanlar oluruz” (Devlet, Platon).

A. Kadir Şahin

Kaynakça
Cevizci, A. Giriş, E. & Baskı, B. (2002). Paradigma Yayınları. İstanbul-2000.
Platon, D. & Yayınevi, R. (2010). çev: Tanju Gökçöl. Remzi Kitabevi, İstanbul.
Adugit, Y. (2013). Etikte Akıl ve Duygu Çatışması. Kocaeli: Umuttepe Yayınları.
Gökberk, M. (2007). Felsefe tarihi. Remzi Yayınevi.
Platon, D. (2002). Çeviren: Hüseyin Demirhan. İstanbul, Sosyal Yayınları.

25 Eylül 2017 Pazartesi

IRGAT WİLLE BROWN- a.kadir

                                            IRGAT WİLLE BROWN


Acı eşiğini aştığımız zaman bir kaç seçeneğin vardır. Biri dayanılmaz olanın altında ezilip pes etmek, bir diğeri yüreğinin kenarına iliştirdiğin bir sokak çiçeği.

W.Brown yeteneğini zamanın faustlarına, müzisyen avcıları, satmış bir müzisyendir. Acıdan beslenen Bluez ile ceketinin küçük cebine iliştirdiği gitarı ile pes etmeden yaşamayı seçen bir hüzünseverdir.
Ömrünün sonlarına doğru elindeki tel şey huzurevindeki tekerlekli arabadır. Onu da ellerinden almasınlar diye felçli taktiği yapar. Vel vel vel..Doğuştan bir tiyatrocu olan Brown bu oyunu iyi oynar. Lakin tüm yeteneğini satmış olduğu Bluez avcısı şeytanlar ile kontratı bozmadan gitmeye niyeti yoktur.
Bu kadar yeter. Tahmin ettiğiniz gibi Wille bu işi de halleder.
Peki bizim meselemiz nerde başlıyor bu hikayede?  Wille in bitirmeye karar verdiği yerde bizimki başlıyor..Ruhumuzu satıp akışkan olanın unutkanlığında yaşamak..ya da acının derinliklerini soluyup gülümsemek. Teoriden ziyade tecrübelere odaklanmak bu konuda gülümsemek için daha doğru bir tercih gibi geliyor bana..
Bilmezler bir çiçeğin nasıl büyüdüğünü hayatında bir tohum ekmemiş olanlar. İçindeki tüm gücüne rağmen küçücük zavallı bir görüntüsü vardır çiçek tohumlarının. Ayazda aç kalmış, üşümüş, kanatları işlemez bir serçe gibidirler..Ona inanmanız gerekir gömerken toprağa. Toprak onu parçalar önce. Kabuğunu yırtarken ona yardımcı olsun diye sularsınız.Bunun sizin için önemi ayırdığınız zamandır. Önemsemezsiniz, unutursunuz,güneşi esirgersiniz.Toprağın altında nasıl bir acı ile başbaşa bıraktığını düşünmezsiniz bile..O yine de direnir topraktan yırtarak aldığı çatlamayı gerçekleştirirse tahmin edemeyeceğiniz güzellikte bir yeşşillik ile size gülümser görünür. Çektiği acıyı siz bilemezsiniz.
Yalnız yaşayanların yeşilliğidir o güzellik.Gülerler kendi kendilerine..Siz deli diye tanımlayıp kenara atarsınız..
Willie Brown Mİssisipi de pamuk tarlalarında susuz toprağa gömülmüş bir çiçek idi.
Acılarına gülmeyi öğrendi ve yeniden diriltti kendini. Yalnız bir ruh onun acılar içindeki doğumunu izlerken gülümsedi kimi zaman..Kimi zaman kahkahalar attı..
Doğumu gerçekleştirirken ki çığlıklardı o kahkahalar.
Sevgili Willie,  müziğin ile suladığın bu ruha varolması için yaptığın katkılardan dolayı teşekkür ederim..Umarım bu seni de gülümsetmiştir.
https://www.youtube.com/watch?v=cSmMyTO3XtQ

4 Eylül 2017 Pazartesi

BAYRAM SABAHI ÇOCUKLARI

BİR BAYRAM GÜNÜ
BAYRAM SABAHI ÇOCUKLARI  ile ilgili görsel sonucu

Sevgili babam,
Yaz mevsiminin o serin sabahında gözümden akan uykuyu alan meleksi sesini her bayramda duyarım.
"Oğlum kalk minibüs gelmek üzere".
Tüm çetin yolcuğun ardından, şehrin o kalabalığı arasından o keçileri kovalarken ki halini de anımsarım her bayram.
Pazarda saatler ilerledikçe emeğine olan saygından gözün gibi sakındığın o hayvanları kadirbilmez birine vermek istemediğini de anımsarım.
Bir aracı gelir giderdi. Alıcı getirirdi her seferinde bağırır çağırırdınız birbirinize üç kuruş için. Ben kızardım sana babam.Çünkü bir an önce hayvanları satıp şehrin bayram pazarına gitmek isterdim.
Şimdi anlıyorum seni. O koca burunlu,göbekli aracının derdi sen ya da alıcı değildi .Onun derdi alacağı aracı parası idi. 
Her anlaşmazlıktan sonra benim gözlerime bakar gözlerinle" az bekle hakkımız olanı alıp gideceğiz, istediğin bayramlığı alacağız" derdin.
Ben susardım. Acıkmıştım baba.Şehrin beyaz tırnaklı ekmeğini hayal ederdim sen kavga ederken o akbaba tüccarlarla. Kızardım sana affet.
Bana satttığın hayvanlardan verdiğin parayı da unutmadım babam.Cebime tıkıştırırken onları elini tutup sana sarılmak istediğimi de..
Bir lokantaya gitmiştik.Birer çorba içip kalkmıştık. Sen alışveriş yaparken ben bir ara senden uzaklaşmış ilk korsan kasetimi almış cebime atmıştım.Görmeni istememiştim.Sebebini bilsem de anlam veremezdim.Çok sonra acı deneyimlerle anladım.Kendi dilinde şarkı dinlemenin sakıncalı olduğu zamanlarmış.
Elimden tutup beni pazarcıların yanına götürdüğün zaman sevinçten havalara uçuyordum.Rengini unutmuyorum babam. Mavi bir pantolon almıştın.Seyyardan aldığımız için deneme şansımız yoktu.Boyunu ölçmüş bu olur deyip poşetleyip elime tutuşturdun.
Büyük kapının önünde buluşmak üzere ayrıldık senle.
İçim kıpır kıpırdı.Koynumda yeni pantolonum ne yapacağımı bilememiştim. Fırat kenarında bir kuytu bulup denemek istedim.Bir kuytuya gizlenip açtım pırıl pırıl parlayan pantolonumu kirletmemeye özen gösterip giyindim.Çocukluk bu ya unuttum o an her şeyi bir kayanın üstüne çıkıp akan suya daldım. Bir ara ayağa kalkıp bir kayanın üstüne seğirtmeye çalışırken ayağım kaydı ve suya düştüm.Azgın akıntıdan kayaya tutunup çıktığımda pantolonumun yırtıldığını gördüm. Ağlıyordum.Bunu sana söyleyemezdim.
Eve döndüğümüzde ilk işim annemi kenara çekip durumu anlatmak oldu.
Anneler baba..Anneler her zaman çocuklardan yanadır. Kalpleri ile sevdikleri için mantığın dünyasını pek umursamazlar. Gözlerimden öpüp almıştı elimden pantolonumu.
Ertesi sabah bayram namazı saatini beklemeden yataktan fırladığımda annem pantolonu kurutmuş,dikmiş hazır etmişti.
Tiril tiril parlayan pantolonumu giyip altına çektiğim lastik potinlerimle senin peşinden koşturduğum günü de unutmadım.
Unuttuğum tek şey şu sevgili babam:biz ne ara büyüdük de unuttuk bir pantolon ile mutlu olduğumuz zamanlarımızın da olduğunu.
Ellerinden öperim.





29 Ağustos 2017 Salı

Mektup- a.kadir


Sevgili Osman abim,
O talihsiz yaşama isteği arzusundan sonraki hüsran üzerine her yerde seni aradım.
Kirkor ile kapısını çalmadığımız han-hamam kalmadı.Ne bir adres ne de bir iz bırakmışsın arkandan.
Sonradan duydum ki hız ile unutma arasındaki formülün keşfi kendini kendini yavaşlamanın anımsatıcı yükünden azad etmişsin.

Sevgili Osman abim,
Düşündüm de benim güzel abim unutmak için yürüyüşünü hızlandırmış ise vardır bir bildiği. Derken ben de hızlanmaya başladım senin tecrübelerinin ayak izlerinden. Taaa ki bir gün yorgunluktan hitap düşüp uyuyakaldığım bir sessizlikte gördüğüm rüyada bana seslenen o gölgenin sesini işitene dek.
Gözlerimi açtığımda istemsiz bir yavaşlama ile birlikte belleğin anımsama zevkine erdim. Yaşanmış olanın acı tadı gitmişti ağzımdan. Tuhaf pürüzlü bir yol olmuştu belleğim.Her adımda durup geride bıraktığım ayak izlerime bakıp yoluma devam ettim.
Osman abim,
hızın kibri ile beceremediğimizi, sezgi ve yavaşlık ile başaracağımız aydınlığı ile yoluma devam etmeye karar verdim. Olurda denk gelirsek  yağmurlu bir gün hanın birinde beni iliklerine kadar ıslanmış olarak göreceksin. Yağmurun rahatlatıcı, temizleyici etkisi sinmiş yüzüme durup sana bakacağım.Umarım sen de gördüğüm, kaçarken yağmurdan üstüne sıçrattığın çamur olmaz.
Kim bilir belki iki kadeh üzüm suyu içer, zamanın şarabından konuşuruz. Kalmış ise bir tat.
Kal sağlıcakla.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

GÜZELLİĞE DAİR

Güzellik..
 Güzel nedir diye bugün sokaklara çıksak muhatap aldığımız insan sayısı kadar farklı cevaplar alırız. Bu kadar göreceli bir kavram üzerinde fikir birliğine varmak hiç de kolay olmasa gerek. “Güzel” derken aklımıza insan güzelliği gelmesi doğal. Yalnız konumuz insan güzelliği değil. Konumuz insan eli yapılmış yapıların güzelliği. “Nerden çıktı bu şimdi” deyip tepemi attırmayın efendiler.. Anlatacağım tane tane. Tarihin babası Homeros amcanın tarih bilgisi çok gezmişliğinden gelir. Görüp göreceği her yeri gezdikten sonra şarabı kaçırdığı bir gün dostlar sofrasında kendisine “Homer o kadar gezdin gördün deyiver hele dünyanın en güzel yeri neresidir” diye işgüzar biri sorar. O an aklına o kadar çok yer gelir ki bunlar arasından bir yer seçmekte çok zorlanır. Bunun üzerine aklına dünyanın en güzel yerlerini sıralamak ve bunu kayıt altına almak gelse de ömrü yetmez amcamın. Tarih m.ö 5.yy. Homer amcadan tam üç yüzyıl sonra Sidon’lu Antipatrus “Dünyanın Yedi Harikası “ diye bir kitap yazar. İşte o kitapta sayılan yedi harika günümüze de bilinen Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul görmüştür. Bunlar;
1. Keops Piramidi
 2. Babil’in Asma Bahçeleri
3. Artemis Tapınağı
4. Zeus Heykeli
5. Rodos Heykeli
6. İskenderiye Feneri
7. Bodrum (Halikarnas) Mozolesi
 Bunlar aynı zamanda “Dünyanın Antik Yedi Harikası” olarak da anılmaktadır. Benim dert edindiğim, şimdilik, Artemis tapınağı. Neden derseniz kalıntılarını gördüğüm tek yer orası şimdilik. Artemis Tapınağı İzmir’in 50 km uzağındaki Selçuk ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır. M.Ö 550 yıllarında Giritli yapıcılar tarafından nerede ise tamamı mermerden yapılmış.

115 metre uzunluğunda 55 metre genişliğinde bu güzellikte bir yapı..
 Antpatros " Babil’in asma bahçelerini, Zeus'un heykelini, Mısırdaki piramitleri gördüğünü ama Artemis Tapınağını gördüğü zaman çok farklı duygular yaşadığını belirtmiş. "Artemis Tapınağını gördüğüm zaman diğer harikalar tüm parlaklıklarını kaybetti. Olympos' un dışında Güneş hiç bu kadar büyük bir şeye bakmadı" demişliği vardır. Bir ibadethane olmanın ötesinde bir alışveriş merkezi idi burası. O yüzden bugünün camilerinin çevresinde açılan marketleri mazur görün. Tarih boyunca ibedathenlerin bir diğer işlevi önemli ticarethane merkezleri olması tıpkı kabe de olduğu gibi. Artemis Tapınağı da içi ibadethane dış çevresi ise önemli Pazar yeri idi. M.Ö 21Temmuz 356 yılında Herostratus denen deyyus ününün dünyaya yayılacağını düşünerek bu güzelim tapınağı yakmıştır. Yaktığı yıl doğmuş olan Büyük İskender namlı deyyus çok istemiş olsa da tapınağı yeniden yapma imkânı bulmadan hakkın rahmetine kavuşmuştur. Takipçileri dönem dönem tapınağı onarmış olsalar da günümüze pek bir şey kalmamıştır. Birçok eserde olduğu gibi çoğu parçası yurtdışına kaçırılmış bir o kadar da yöre insanlarının ahır duvarlarını süslüyor.

 Leyleklere yuva olmuş tek sütun. Fotoğrafta gördüğünüz gibi geriye “bir zamanlar bütün görkemi ile burada bir tapınak vardı ben de onun bir parçası idim” diyen gördüğünüz tek sütun kalmıştır. Başa dönüyorum. Konumuz güzellik idi değil mi? Güzellik. Tescil eden kişilerin toplumların ötesinde bir anlam taşır. Güzellik aşk ve emek ile ayakta kalabilen bir olgudur. Zaman onu ne kadar yıpratsa da ona sahip olanların gösterdikleri ilgi alaka onu zamanın yıpratıcı etkisine karşı yarınlara taşır. Ne demişti bizim bilge Veysel “güzelliğin on para etmez bu bende ki aşk olmasa”. Demek istediğini şimdi çok iyi anlıyorum: Güzellik değerbilir insanların ellerinde yaşar ve yarınlara aktarılır. Dostça kalın.